Ebedi Karanlık

31/3/2009 - Zonguldak

Zonguldak

 

Yerin derinliklerinden geldiler, ellerinde

susmak bilmeyen bir yeraltı güneşiyle, ne kadar

diplere bastırılırsa o kadar boğulmak bilmez yankısıyla

yüreklerinin.

 

Ağır ağır geldiler, karanlık sarnıçlardan sıza sıza.

sağır küplerde birike birike, yararak kaslarının içine

yuvalanmış sızıları ve ciğerlerinde yer etmiş

ışıksız lekeleri.

 

Geldiler bir büyük sesin harfleriyle ağızları dopdolu,

suskun  çamuru küremek için kentin gölgesi sokaklarından,

sıyırıp aşmak için yıllardır gökyüzüne birikmiş pası,

ovmak için isli alnını sabahın.

Anıt bildiler sıradan ve gösterişsiz bir günü, diyecek

sözleri varsa anıt bildiler, akacak bir yatağı varsa

ırmaklarının ve atacak köprüleri varsa anıt bildiler,

toplandılar o anıtın çevresine.

 

Sonra her gün geldiler, artarak geldiler, kadınları

çocukları ve alkışlarıyla,yoğurt mayalar gibi geldiler,

pişkin ekmekleri bölüp de paylaşır gibi, su gibi, ateş gibi.

 

Her gün yeni ağızlar eklendi ağızlarına, yeni

yollarla tanıştı ayakları, her gün yeni kabuklar çatladı,

yeni kulaklar işitmeye başladı söylediklerini, bir kent

oldular sonunda

 

ve adını değiştirdiler ülkenin.

 

 (Damar, Nisan 1999)

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

6/1/2009 - LİMAN ARKASI

Güzel bir kış güneşinin aydınlığında
Müfit, Metin’in çocukluk arkadaşı. Büyük Madenci Grevi’nde işçi komitesinde yer alan Müfit’in, emekli olduktan sonra duygusal yanının daha çok öne çıktığını belirten Metin, çocukluk arkadaşını araba ile eski mahallesindeki Kadırga Rampası’ndan aldıktan sonra Fener Mahallesi’nde bir tur atıp, söyleşi için en uygun yerin limandaki Maden Şehitleri Parkı olduğuna karar verdi. Güzel bir kış güneşinin aydınlığında, torbası 5 YTL’den istavrit satan balıkçıların çığırtkanlıkları ve martıların kanat çırparak çıkardıkları sesler kulağımızda, yanımızdan gelen geçen tanıdıkların selamlarına karşılık vererek süren söyleşimiz, eski bir ocak motorunun ateşçi kabininde gerçekleşti.
Kuyu bakım işçiliği yapan Müfit, bir yıl önce emekli olmuş. Derinliklere inme sevdası devam ediyormuş. Yalnız büyük bir farklılık varmış! Madende çalışırken yerin derinliklerine iniyormuş, şimdi ise denizin derinliklerine. Balıkadam olarak Karadeniz’in kuytu köşelerini, batıklarını, balık yataklarını keşfe çıkmış. Deniz suyu soğuk olduğundan kışın dalmıyormuş. 16 yıl önceki kışı anımsatarak, madencilerin dipten gelen bir dalga olarak Ankara’ya doğru kabardıkları büyük yürüşle ilgili sorularımızı yanıtladı Müfit;
- “Büyük Madenci Grevi” dendiğinde, gözünün önüne ne geliyor?
- Onbinlerce maden işçisi, kadınlar, emekli, esnaf, memur... Dayanışma...
- Grev komitesinde görev alan bir işçi olarak, grev süresince neler yaptınız?
- Her gün sendika şubesinde toplanıp, gündeme ilişkin yeni kararlar alıp, bu kararları genel merkezde yaptığımız toplantılarda diğer şubelerden gelen temsilci arkadaşlarla tartışıp bir sonuç çıkarıyorduk. Bu kararlar; şehir içinde yaptığımız yürüyüş , istihkakların dağıtılması veya yeni bir sloganın ne olması gibi değişik konuları kapsıyordu.
- O döneme ilişkin birkaç sloganı söyler misin?
- Biz grevdeyken özelleştirmenin baş mimarı Özal Cumhurbaşkanı’ydı. “Çankaya’nın şişmanı işçilerin düşmanı” direkt Özal’ı hedef alan bir slogandı. “Ankara şaşırma sabrımızı taşırma” veya “Ankara Ankara duy sesimizi, bu gelen madencinin ayak sesleri” gibi büyük yürüyüşü hazırlayan sloganlar... Yürüyüş başladığında “Bir kara, iki kara, üç kara, geliyoruz Ankara” gibi... Dikkat edersen, hep Ankara vurgulu!
- Grevin son beş günü Ankara yolunda geçti. Yürüyüş boyunca seni en çok etkileyen anını anlatır mısın?
- Büyük Tünel’in önünde askerler tüfeklerle önümüze set oluşturdular. Yürüyüş kolumuzda ellerinde karanfil taşıyan kadınlar grubu vardı. Bu kadınlar öne geçerek, askerlerin ellerindeki tüfeklerin namlularına karanfilleri koydular. Bütün yürüyüş kolu slogan atmaya başladık. Askerlerin oluşturduğu set intizamlı bir şekilde açıldı,yolumuza devam ettik. Mengen’i geçince Deller Köprüsü’nde grayderlerle yolumuz kesildiğinde askerler yine tüfeklerle set oluşturdular. Kadınlar ellerinde karanfillerle yine askerlere doğru yöneldiler. Fakat belli bir yerden sonra askerler, kadınlara bir adım bile attırmadılar. Çünkü silahlar doğrultulmuştu. İşte ben bu anı hiç unutamam.
- Grayder, polis ve askerlerle oluşturulan barikat aşılsaydı, yürüyüş daha farklı bir boyut kazanır mıydı?
- Elbette! Barikatın arkası üç - beş kilometre sonra E - 5 karayoluydu. Madenciler olarak ana damarı ele ele geçirmiş olacaktık. Dayanışma daha da büyüyecekti.
Müfit ile söyleşimizi, aydınlığımızı yitirmeden bir madenci ile daha buluşmak için erken bitirdik. Bir torba istavrit satın alarak, Alaattin ile söyleşi yapmak üzere Rat Mahallesi’nin kıvrımlı dik yollarını dolandık. Emekli madencilerin ağızlarında sigara püfürdeterek taş okeyi oynadıkları küçük bir kahvehanenin büyük balkonuna düzenimizi kurduk. Arka planda; bir tarafta 1940’lı yılların düzenli imarından eser kalmamış ama bacalarından kömür dumanı eksilmeyen madenci evleri, bir tarafta yüksek tepelerin eteklerinde dumana boğulmuş Ankara yolu. Alaattin balkon korkuluklarına dayandı, yüzünü güneşe dönüp konuşmaya başladı;
- Grev dönemi lağım işçisiydim. Biz iş yerimizde sendikanın dışında ayrı bir komite oluşturmuştuk. Ayrı inisiyatif koyuyorduk fakat sendika ile müşterektik. Ankara’ya yürüyeceğimiz günün akşamı bütün berber ve ayakkabı boyacıları tıklım tıklımdı. Sabah bizim mahalleden çarşıya kadar davul - zurna eşliğinde kalabalık bir yürüyüş kolu oluşturmuştuk. Kalın giysiler giymiştim, ne olur ne olmaz ikilik ekmeğin arasına da az köfte koymuştum. Çarşıya girerken, önümüzde oluşturulan asker barikatını aştığımızda, Ankara Yürüyüşü’nü de yapabilecek güçte olduğumuzu anlamıştım. Bir de, iş yerim olan Dilaver Ocağı yol ayrımına geldiğimizde; ocak yönüne değil de, Ankara yönüne doğru yürüyünce “Tamam, bu iş olacak” demiştim.
- Senin için önemli anekdotlardan bahseder misin?
- İşçi yatakhanesinden cezaevine dönüştürülen binanın yanından geçerken, yüzlerce el yumruk olmuş, demir parmaklıklar arasından “zindanlar boşalsın” sloganı ile bizi uğurlamıştı. Bu beni çok heyecanlandırmıştı. Sapça tünelini geçtikten sonra, bir bayan gazetecinin telefon konuşmasına şahit olmuştum. Şefine haberi verirken şunları söylemişti; “Yaz abi yaz! Söylediklerime inanman zor. Hayal bile edemeyeceğin bir kalabalık. Kentte bir tek hastalar, yaşlılar ve çocuklar kalmış. Diğerleri Ankara yolundalar. Coşkuyla oraya geliyorlar.”
- Madencinin bu dayanışma ve kararlılığını provoke edecek bir durum söz konusu muydu?
- Olabilirdi, fakat her işçi kendi iş yerinin yürüyüş kolundaydı. Tanıdık olmayan, bilmediğimiz kişileri aramıza almıyorduk. Ama ben, Deller Köprüsü’nde beklediğimiz gece, tanımadığım bazı kişilerin ısınmak bahanesi ile orman yakmak istediklerini gördüm ve engelledim. Deller dar bir boğazdı, her türlü provokasyona açıktı. Zaten devlet bütün gücünü oraya yığmıştı. Biliyorsunuz, gözaltına alınanlar olmuştu orada.
- Büyük Madenci Yürüyüşü’nde sendika yöneticileri ile yan yana olabildin mi? Greve destek amacıyla yanınıza gelenler kimlerdi?
- Yürüyüş boyunca, mola veya gecenin ayazında sendika genel merkezinden yönetici biri ile yan yana olmadım, görmedim. Greve destek amacıyla gelen sanatçı İlyas Salman ve Bilgesu Erenus’u gördüm. Diyarbakır-Ergani Maden İşletmesi’nden 235 işçi, grevimizi desteklemek amacıyla Ankara’ya yürümek istemişler, fakat engellenmişler. Bu haberi de yürüyüş sırasında duymuştuk. Sınıf kardeşlerimizin bu duyarlılığı bize çok moral vermişti.
Emekli işçi Müfit ve halen maden teknikeri olarak çalışan Alaattin’in grev güncelerinden paylaştıklarımız şimdilik bunlar. Güzel bir kış güneşinin aydınlığında kayıta alınan görüntülerin daha iyi bellek tazeleyicisi olduğu muhakkak! 
 
Kaynak :
Evrensel - Fahri Bozbaş
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

6/1/2009 - LİMAN ARKASI

O kadar kalabalıktık!...

Büyük Madenci Grevi ve Ankara Yürüyüşü’nü anlatacağımız belgesel film çalışmasında sona yaklaştık. Her şey planladığımız gibi yerli yerinde. Kurgu aşamasına gelen görüntülere bazen yenilerini katmak zorunda kalsak da; planın dışına çıkmadan, tarihsel zenginlik oluşturduğumuzu düşünerek, “kayda devam” diyoruz.



1990-91 grevinde, direnişçi işçilerle beraber yollara düşen kadınların arasında, kucağında küçük çocukları ile saf tutan kadınlar da vardı. Kozlu’da, annesinin kucağından indirilip de, yüksek bir duvarın üstünde, elinde oyuncak madenci çekici ile fotoğraflarda yer alan küçük bir çocuğun izini sürüyoruz bu günlerde. Gençlik baharını süren madenci çocuğuna henüz ulaşamadık. Belki de askerde! Belki de ailece göç ettiler Zonguldak’tan! 18 yıl önce, elinde oyuncak çekiçle kameralara poz veren çocuğun, yetişkin delikanlı haliyle görüntülerini alıp, günümüze ilişkin düşüncelerini öğrenmek istiyoruz. Kim bilir? Şu günlerde belki de; elinde gerçek madenci çekici, kaçak ocakta çalışıyordur aradığımız madenci çocuğu!

“Kayda devam” derken; duvarında, sakallı beş işçinin fotoğraf karesi ile Deniz Gezmiş’in çerçeveli fotoğrafının yan yana olduğu bir balıkçı barınağında, emekli maden işçilerini kayda aldık geçen hafta. Büyük Madenci Grevi başladığı gün, sakallarını kestirmemeye karar veren, grevin son günü 52 günlük sakalla objektif karşısına geçen, çocukluk arkadaşı emekli madenciler, dalga sesini bastırıp, arada rakı kadehlerini tokuşturarak sohbeti koyulaştırdılar kayıt süresince.

Hasan, grev başladığında “ha bugün biter, ha yarın biter” diye, düşünmüş. Ta ki, Devrek’e doğru yüz bin kişi olup da yürüyüş kolunun ucu bucağı görünmeyince “vay be, biz ne güçlü insanlarız!” demiş. Üstüne, başına pek sağlam şeyler almadığından, o gece eve dönmüş. Fakat sıkıntıdan uyuyamamış. Ertesi sabah, gün ışımadan yola koyulup, yürüyüş kolundaki arkadaşları ile buluşmuş. Deller Köprüsü barikatına kadar “Geliyor geliyor madenciler geliyor” sloganını haykırmış.

İsmet, yıllarca bacaağızlarında kancacılık yaparken kancaladığı kömür arabalarının katarına benzetmiş yürüyüş kolunu. “O kadar ustalıkla kancalamışız ki, katar kanca kesmedi” diyerek, İrfan’dan destek aldı. “Öyle” dedi, İrfan da. “Valla, o kadar kalabalıktık... Yanlış hiç bir şey olmadı. Bütün Zonguldak Ankara yolundaydık” diyerek İsmet’i onayladı.

Cengiz, daha çok, maden işçisinin iyi niyetli olması konusunda konuştu. “Ekmek davası için mücadele ettiğimiz o günlerde, bir kişinin burnu bile kanamadı. Yürüyüş süresince, bu masadaki gibi, ortada ne varsa paylaştık işçi arkadaşlarla” dedi. Grevden sonra, GMİS üyeleri olarak, Harb-İş Sendikası üyesi direnişçi işçilere destek vermek amacıyla Adana’ya gittiklerini ve orada yaşadıklarından çok etkilendiğini belirten Cengiz, “biz madenciler büyük bir grev yaşamıştık ama Adana’da gördüklerim bizi boşa düşürmüştü. Orada, kadınlar kucaklarında çocuklarla polis barikatlarına yükleniyorlardı” dedi.



Deniz Gezmiş’in fotoğrafını üniversite öğrencisi bir gencin getirdiğini ve demokrasi mücadelesi uğruna yaşamını feda eden namuslu bir insanın fotoğrafını mekanında bulundurmaktan onur duyduğunu belirten Namık, “Eğer biz çalışıp evimize ekmek getirebildiysek, geçmişte mücadele veren bu gençler sayesindedir. Benim çocuğum iş güç sahibi olabildiyse, bizim mücadelemiz sayesindedir” diyerek, her şart altında mücadelenin devam etmesi gerektiğini vurguladı.

Grev dönemi her konuda kendilerine yardımcı olan, vefat etmiş esnaf arkadaşları Fevzi NilHabeş (Öztürk)’in de fotoğrafını astıkları balıkçı barınağında, belli günlerde bir araya gelerek sohbet ettiklerini belirten emekli işçiler, grevden sonra aldıkları zamla ancak borçlarını kapattıklarını, resen emekli edilme sonucunda birden bire büyük bir boşluğa düştüklerini, Zonguldak’ın derinliklerinde zengin kömür damarları olduğunu ve TTK’nın bir an önce yeni işçi alması gerektiğini söylediler.

Kaynak :
Evrensel Fahri Bozbaş

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Ebedi Karanlık'ta ekmek parası için yaşayanlar...

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Kategoriler

Arkadaşlarım